0

SEÇİM VE SEÇİMLERİ OKUMAK

SEÇİM VE SEÇİMLERİ OKUMAK

Bazı şeyler var ki insanlık için oldukça “yeni”, ayak uydurmak ve hele anlamaya çalışmak bu anlamda oldukça zor. Siyaset Bilimi ve Tarih bilgisi içinde bakarsak insanlık kadar eski ancak, bir takım dönüşümlere bağlı olarak oldukça “yeni” sayılan bu durumu kısaca “seçmek” olarak adlandırabiliriz. Tabii seçmek, karar vermek ve sonuçlarına katlanmak gibi bağlantılarıyla ele alındığında daha karmaşık bir hal almaktadır. Erich Fromm “özgürlükten kaçış” ve “itaat üzerine” adlı çalışmalarında aslında bir çerçevede bu duruma vurgu yapmaya çalışmaktadır. Onun ifade etmiş olduğu temelden hareket edersek, From’a göre, “İnsanlık ilk itaatsizlikle başladı, (korkarım) itaatle son bulacak” şeklindedir. Kitabında, Adem ile Havva örneğinden başlayarak, Prometheus’un tanrılardan ateşi çalıp insanlara vermesi ilk itaatsizlik örnekleri olarak sunulur. Kısaca, Prometheus, öteki kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ne var ki öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi (yaratıcılığı, bilimi, uygarlığı) vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Çektiği sıkıntılar bir yana zaten o yüzden cennetten kovulmuş, insan olmuştur.  Aslında bu örnek bir biçimde verilmiş olan kararların sorgulanması olarak karşımıza çıkar. Kısaca Prometheus vermiş olduğu kararın tüm sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Efsane onun almış olduğu karar yüzünden çekmiş olduklarını anlatırken bile insanlığa ciddi bir gözdağı vermektedir. Kısaca her kararın bir sorumluluk alanı yarattığı ve kararı verenin sonuçlarına katlanması gereği “özgürlük” sorunu temelinde oldukça güzel ve özlü biçimde tartışılmış olacaktır.

Bu efsanelerin neresinden bakarsak bakalım, karar bir tercihtir ve ilk dönemden itibaren insanı en çok sorgulamaya iten bir süreç işlevi görür. Teokratik bir düzen anlayışından demokratik dediğimiz düzen anlayışına geçiş tüm bu sıkıntı ve sancıları içinde barındırmaktadır. Demokrasinin, hele ki “temsili” olanının kaçıncı yılındaysak kendi “doğru ve yanlışlarımız” ile karar almaya başlamamızın da aynı yıllarındayız. Halk egemenliği, yönetimi gibi kavramlardan yola çıkacaksak, Fransız İhtilali ve sonrasını konuşuyoruz demektir ki çok daha sınırlı bir dönem anlamına gelmektedir. Nihayet, halk olarak karar vermeye başlamamızın henüz 226 yılındayız diyebilirim. Şurada yönetim bilimi olarak kendi kararlarımızı almaya başlamamızın daha 3. asrına bile üççeyrek asır uzakta olmamız, insanlık tarihi açısından “karar alma” konusunda ne kadar “yeni” olduğumuzu sanırım açıklar. Bu kadar “yeni” olduğumuz bir konuda konuşmaya çalışmak ve hele ki sonuçlarını öncesinden tartışmaya ve anlamaya çalışmak karar süreçlerini daha da anlaşılmaz kılmaktadır.

Seçim, demokratik yönetim ve uygulamaların en temel biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumu bir başka açıdan ele alırsak, 200 yıl öncesine kadar yönetim süreçlerinde, “karar ve seçim” ayrıcalıklı biri ve/veya birilerinin işi olarak tanımlanmıştı. Bugün hala sınırlılıkları devam etse bile daha genele yayılmış biçimde süreç devam etmektedir. Sosyal yaşamda seçim ise günlük ihtiyaçları karşılamak üzere yapılan sınırlı tercihler, eş, iş ve dahası ehil olmak anlamında yaş ve özürlülük halleri dâhil görece karar vermede daha tecrübeli olduğumuzu düşündüğümüz bir durumdur. Eski sınırlı hali bir kenara “demokrasi” artık karar sürecine her geçen gün daha fazla insanın dâhil edilmeye çalışıldığı, yeni karar alma, sorumluluk alma ya da kaçınma biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Seçim bir yöntem olurken, amacın alınan kararın sorumluluğunu yaymak biçiminde olduğu tartışılabilir. Böylece alınan karar ile kurulan çoğunluk ilişkisi sorumluluk alanının genişlemesi olduğu kadar zaman zaman alınacak karar ve uygulamaların sulandırılması biçiminde (Başkanlık Sistemi gibi) farklı tartışmaları gündeme getirmektedir. Kısaca seçim, bir karar verme süreci ve hangi teknikle yapılırsa yapılsın sonuçları ve yorumları oldukça tartışmalıdır. Tüm bu tartışılır hali göz önüne alınarak, geçtiğimiz günlerde yapılmış olan seçim ve sonuçları benzer biçimde birazdan ele alınıp, tartışılacaktır.

Seçim sonuçlarını hepimiz kendimizce yorumlamaya çalıştık. Kazananlar, kaybedenler liste halinde tartışılmaya başlandı. Koalisyon biçimleri ile birlikte kurulacak hükümetin nasıl olacağı tartışılırken, partilerin kırmızıçizgisi olanı ile olmayanı bir biçimde sınırları tanımlanmaya çalışıldı. Kimi sonuçları ceza olarak okurken, kimi bu sonuçları ödül gibi değerlendirdi. Nihayet hala “derin” olan bazıları ise bu kararı beğenmeyerek, “doğru” karar vermesi için halka bir fırsat daha verilmesi kanaatini ifade etmeye başladı. %84’e oldukça yakın bir katılımın olduğu dahası birçok demokratik ülkeden daha fazla katılımın olduğu, 25. Dönem milletvekilleri böylelikle dört yıl için seçilmiş oldu. İsterlerse bu yetkiyi dört yıl beklemeden kullanabilirler. Vekillerin eskiden emekli aylığı 5434 sayılı Kanun’a göre hesaplanıyordu ve en az 2 yıl vekillik yapmış olmaları gerekiyordu. Artık 5510 sayılı Kanun’a göre emekli aylıkları hesaplanıyor ve yaş sınırını hak ettikleri anda 2 yıl beklemelerine gerek yok. Vekil oldukları anda milletvekili emekli aylığı alabiliyorlar. Hem emekli maaşı hem vekillik maaşı vererek toplum onlara bir biçimde her türlü güvenceyi vermiş oldu. 2012’de yapılmış olan bu düzenlemeden anlaşılıyor ki partiler şu an içinde bulunduğumuz durumu daha önceden görmüşler gibi.

Kısaca bu seçim bana göre; anlayana bir sürü şey söylemektedir. Öncelikle bu seçim sonucundan ortaya çıkan en belirgin irade, yönetmek için hiç kimseye tek başına bir yetki verilmemiş olduğudur. ‘Gezi Olayları’ sürecini değerlendirirken ifade etmiş olduğum gibi, artık koalisyonlar dönemi başladı. Koalisyonları sürekli olarak topluma “ekonomik” kriz olur gerekçesi ile kötü gösteren anlayışın artık tükendiği aşikâr. Demokratik krizi sürekli ekonomik krize feda etmiş bir toplumun suskunluğunu “huzur” olarak algılayan zihniyetin dönemi artık sona erdi.

Ludwig Wittgenstein’ın meşhur son sözü, malûm: “Hakkında konuşamayacağımız şeylerde sessiz kalmamız gerekir”. Genel bir suskunluk değil, belirli bir şey hakkında susmaktır bu da; politik bir anlamı olan susmak, neyin hakkında sustuğunu hem kendi bilerek hem cümle âleme aşikâr ederek susmaktır. Seçim sonuçları hepimizin bildiği ama konuşamadığını bize açıkça ifade etmektedir. Konuşmak için herkesin edepli davranması, demokrasi adabı için kuşkusuz oldukça önemlidir. Belki de toplum adaba davet ediyor tüm parti ve başkanlarını. Çünkü son iki haftadır, huzurlu bir suskunluk sardı her tarafı. Tanıl Bora’nın bir dönem susmak üzerine yazmış olduğu yazısının sonuç kısmından aktarmak istedim. “Niyetim “suskunluğa övgü” değil; bir susma etiğinin imkânlarını hatırlatmak. Susmanın sadece mesajlarını değil, onarıcılığını da düşünerek. Zaman zaman susmanın, söze de iyi geleceğini bilerek. Söze tutkun, sözle meşgul hepimizin, bunu kendine hatırlatması lazım ara sıra.”

Bence toplumun konuştuğunun en güzel göstergesi, Anayasa’dır. Tüm partilerin şikâyetçi olduğu bir Anayasa var elimizde ve toplum onlara büyük bir fırsat verdi. Gelin kendinizi “kurucu meclis” olarak görün, her türlü eğilimi biz sizde yansıttık. Birlikte bir anayasa yapmak üzere birleşin. Anayasa ve seçim sistemi dâhil tüm sorunları çözümlediğinize inandıktan sonra, seçime gidin ve ondan sonra biz sizin eforunuza ve katkınıza bakarak size iktidar/ hükümet etme yetkisini sunalım. Unutmayın daha sırada belki de en önemlisi duruyor, “Medeni Kanun”. 1926 yılından beri İsviçre’nin medeni kanununu kullanan bu toplum kendi “medeni” kanununu inşa edecek, tartışacak medeniyet seviyesine geldiğine kuşkusuz önce birilerinin, sonra toplumun inanması için kim bilir daha ne kadar geçecek.

Sevgi ve saygılarımla

Levent ÜRER, leventurer@hotmail.com

 

 

0

SİTE YAŞAMI

Güneşpark evleri yeni bir yönetimin seçilme sürecine oldukça gergin bir şekilde girmiş durumda. Bu süre zarfında sürekli arayıp, hocam ne olacak bu sitenin hali diyen dostlarıma söylediğim gibi “iyi olacak” diyerek inancımı ifade etmek istememe karşın, karamsar yaklaşım, site içinde sürekli gergin bekleyiş ve sürekli yükselen itirazlar, yönetimin bu itirazlar karşısında sinirli ve gergin garip davranışı anlaşılır gibi değil. Yıllardır ifade edilen ancak bir türlü cesaret gösterilemediği için yapılamayan “kamera” sistemi, uzun bir bekleyiş sonrasında öyle bir devreye sokuldu ki, gayet estetik, hepimizin gurur duyacağı bir sistem adeta sitenin belası oldu. Gayet iyi çalışılmış olduğu halde gayet amatör bir biçimde duyurulan sistemde, herhangi bir daire sahibinin ne yapılacağına ilişkin en ufak bir kanaatinin olduğunu sanmıyorum. 36 ay ödenecek üç yıllık bir ödeme biçimi kabul edilecek gibi değil. Şu anda bir güvenlik firmasının “evime” üç ay bedava sunduğu sonraki aylarda ise yaklaşık 30-90 lira arasında alabileceğim acil güvenlik sistemi dahil bir hizmeti mi aldığımızı yoksa çevreye konulacak kameralara mı bu bedeli ödeyeceğimiz konusunda en ufak bilgimiz olmadan, ödemek durumunda olduğumuz meblağ konusunda hangi kurulun nasıl karar verdiği konusunda bilgi eksikliğimiz anlaşılır gibi değil. Tam bu sırada evlerimize gönderilmiş olan bir sayfalık, gayet kaba ve oldukça ağır hakaretler içeren metin, yine yönetimi bir sene içinde nasıl yıprattığımızın adeta bir belgesi niteliğinde.

Site içinde yönetim planından kaynaklanan eksiklikler, alt yapı sorunları, Albayrak firmasının eksiklik ve hataları dâhil borçları bile konuşulmaz oldu. Binalarımızda artık acil çözüm bekleyen sorunlar, her geçen gün iyi bir planlama ile tek tek çözümlenmek durumunda. Asansör başta birçok cihaz ağır bakım gerektirecek durumda ve bu konuda sitemizde bir yol haritasının varlığı konusunda ciddi endişelerim var. Havuz alanları, oyun ve çocuk parkları başta hepsi yenilenmek durumunda, tenis kortu ve sahaların tam durumunu bilmemekle birlikte, bu sitenin kendi çiçeğini yetiştireceği bir sera dahil, ortak alanlarda yapılacak aktivitelere ciddi ihtiyacı olduğu aşikar. Tüm bunları bir kenara bırakalım, site içinde birbirimizin yüzüne bakacak halimiz bile artık tartışılır durumda. Herkesin herkes ile davasının başladığı bir dönemdeyiz. Duyduklarımı yaşayan dostlarımın isyanını dinledikçe içimdeki sıkıntı, bunları yazmama neden olmaktadır.

Sedat Bazan Bey benim bu siteye taşındığım andan itibaren birlikte de çalışma olanağı bulduğum, çalışkan ve bu site için her şeyi fedakârlıkla yapmaya hazır birisi olduğu halde son iki senedir bu sitenin ona yaşattıklarını dinledikçe isyanım artıyor. Bu site için gecesini gündüzüne katan insanların bir de suçlamalar ile uğraşması, mahkemelerde suçlanması anlaşılır gibi değil. Olmadığı, katılmadığı hatta en çok kendisinin eleştirmiş olduğu bir yönetim ile birlikte şimdi hukuk mücadelesi vermek durumunda. Dönemin denetiminin de ciddi şaibe altında kaldığı mahkeme sürecini anlatanların ifadesinden anlaşılmakta. Neredeyse tüm siteye ciddi zaralar vereceği halde bunu kabul etmeyen ve kendi “onurlarını” akılları sıra tartışarak sürekli olarak siteye zarar veren “onurlu, haysiyetli” olduklarından hepimizin şüphesi olmadığı halde bunu mahkemede tescil ettirmek için uğraşan yönetimleri anlamak artık benim için olduğu kadar, site sakinleri için de oldukça zor.

Şimdi bu davası olanların evlerini satın alalım ve bu siteyi artık huzura erdirelim diyeceğim ama davası olan tüm komşularımın iyi niyetinden, samimiyetleri bir kenara masumiyetlerinden eminim. Ancak yönetim öyle bir duygu ki, iktidar algısı ile birleştiğinde gittikçe yalnızlaşıyor insan. Dost mu? Hepsi birden düşman kesiliyor insanın ruhunda. İşte o zaman anlıyorsun ki yönetmek bir zanaat ve oldukça zor bir zanaat. Duygularınla sürekli mücadele etmek durumundasın, en çok da kendinle. Çok hızlı verebileceğin kararlar karşısında günlerce uğraşıp onaylanmayı beklemek yerine hızla doğru bildiğin kararı alıp sonuca ulaşmak, yaptım demek istiyor insan. Sonra bir bakıyorsun ki herkes yaptıklarını biz yaptık diye anlatmaya başlıyor. Sonra birden kendi kendine endişe ediyorsun, bu kararları alırken ortada görmediğin birileri var ki gerçekte kararları onlar istediği için almış olma ihtimalin oldukça yüksek olasılık. Kullanıldım demeye başlıyorsun. Kızgınlığın daha da artmaya başlıyor. İktidarına “ortak” olanları aramaya başlıyorsun. Onları bulursan kötü olan kararların hesabını soracaksın onlardan. Çoğunlukla sana en uzak duran sana en muhalif olandır. Bu mesafe olabildiği kadar fikir de olabilir. Bu örnek daha da uzatılabilir. Şimdi bir düşünelim. Çevremize bakalım, aynaya da baktıktan sonra gazete sayfaları içinde yürütülen tartışmalara göz attıktan sonra yok diyemedik değil mi?

Karşımızda “mescit” diye başladı ama gayet görkemli biçimde yükselen “Hz. Ali Cami” si. Adaleti ile bilinen bir isim, Allah’ın mesajımı desem bilinmez? Karşısında “bir site” içinde adalet arayan insanlar. Adalet üzerine ne desek onun kadar etkili söylememiş oluruz. O zaman Hz. Ali’nin iki sözünü paylaşmak gerekir. “Kendine zulmeden başkasına nasıl adaletli davranır?” ve “İki şeyin sevabı ölçülmez; Af ve adalet”. Bu iki söz bırakın toplum olmayı, “insan olmak” ve dahası “insanlığını” hissetmek ile doğrudan ilişkili. Uhrevi olmak bir yana gayet dünyevi tavsiye niteliğinde. Uhrevi olanda ve alanda zaten kimin niyetinin ne olduğu zaten biliniyor ise, “adalet arayışı” gayet açık ki kusur ve hataların “aleni” hale dönmesini hedefliyor. Buna karşılık “mahrem” ise aksine kusur ve hataların örtünmesi üzerine bir kültürel şekillenmeyi tartışmaya açıyor. Bu ülke ikisini de zamanla çok tartıştı. Bu durum insanları zaman zaman ikiye bölmekle kalmadı hala “aleni ile mahrem” arasında sosyal ilişkilerde ciddi sıkıntılar yaşayan bir toplum konumundayız. Bu ilişkilerde o kadar geriyiz ki “mobbing” her yanımızı kaplamış durumda, şimdi biraz sonra anlamını açıklayacağım ama önce bir düşünelim diye örnek vermeye çalışıyorum. Her birisi söz konusu edilebilir ama ben burada affına ve dostluğumuza sığınarak onun adını zikredeceğim, sizler buraya istediğiniz ismi koyabilirsiniz. Son iki yılda Sedat Bazan Bey’in yaşadıkları bir mobbing değil mi? Gıyabımızda yönetime gelen arkadaşlarımın, bizim adımızı da site yönetimine katarak uygulamaya çalıştıkları şeyin adı bence tam da “mobbing” tanımı içine giriyor. Peki, o zaman duyduğumuz ama ne olduğu konusunda pek emin olmadığımız, aslında herkesin günlük yaşamda karşılaşabileceği “haksızlık” hali. Mobbing, bir veya bir grup insanın, bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması olarak tanımlanabilir. “Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır. Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır.” Son dönemde sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda ve dahası neredeyse her alanda kullanılan sözcüktür. Sosyal yaşam artık daha karmaşık bir hal almaya başladı. Bizler ise hala aynı yerde, yöntemlerde ısrar ediyoruz. Üniversite dâhil sosyal mekânlarda yaşamak durumunda kalanlara artık bu hukuki hal ve süreç ciddi bir şekilde anlatılmaya başlandı. Hızla mağdurları arttığı gibi, kavramdan mağdur olamaya başlayanların sayısı da inkâr edilemeyecek kadar fazla olmak üzere. Sitemizde personele yapılan mobbing konusunda her daire sahibinin bir kere düşünmesini isterim. Çocuğumuz bile çalışanlara mobbing uygular durumda. Bu konuda hepimizin eğitime ihtiyacı olması bir yana, profesyonel olması gereken yönetimler mobbing yaparsa ne olacak? Eskilerin dediği gibi “et kokarsa tuzlarsın, tuz kokarsa neylersin?”

Şimdi kabaca ifade etmeye çalıştığım mobbing hallerinden herkes kendi adına bir envanter çıkarsın derim. Bırakalım birbirimize karşı şiddet algısını sürdürmeyi. Bu siteyi daha ileri götürecek gençlere devredelim yönetimleri. Dahası onlara arkalarında olduğumuz güvencesini verelim. Bu siteyi “yönetmeyi” ve o kadar da keyifli olmadığını öğrensinler. Dahası bırakalım bir okul olsun site yönetimi. Yönetim tecrübesini tatsınlar ve bunu iş tecrübesi olarak sunsunlar özgeçmişlerinde. Yoksa biz belli yaşın üstünde olanların özgeçmişlerinde zaten böyle bir tecrübeye ihtiyaç bile yok. Biz birer “anne ve baba olarak” çocuklarımız için bu sitelere gelmedik mi. Sırf onlar gelişsin diye buralarda oturuyorsak eğer, bırakalım onlar bu işleri yapsınlar ve kendilerini geliştirsinler. Mustafa Kemal’in ülkeyi gençlere emanet ettiği bir ülkenin vatandaşı olarak biz sitemizi “gençlere” teslim etsek, onlara yardımcı olsak, sizce çok şey mi istemiş olurum?

Sevgilerimle

0

ATAKENT DERGİSİ KASIM YAZISI

ATAKENT VE İLETİŞİM HALİ

Uzun bir sürecin geçmiş olması, yeniden yazmaya başlamayı zorlaştırdığı kadar, biriken konu ve sorunlar düşünüldüğünde birden nereden başlasam sorusu ciddi bir sorun haline gelebiliyor. Bir yanda ülkemin sorunları, diğer tarafta o sorunlar ile bağlantılı bölgesel sorunlar dahası hepsinin özeti olabilecek biçimde yerel sorunlar. Birini diğerinden ayırmak et ile tırnak söylemi gibi. Ulaşım Atakent bölgesinin en temel sorunudur derken, insan ulaşıma o kadar kitleniyor ki, ister istemez, ulaşımın iletişim olduğunu bir an için unutup sorunu otobüs talebi olarak anlayıp anlatmaya başlıyor. Oysa bir biçimde bu bir iletişim sorunu. Halkalı bölgesinde yaşadığımı İstanbul’un öteki bölgesinde yaşayanlara anlatırken, karşındakinin meraklı gözler ve nerede orası? Der gibi şaşkın bakışları artık beni daha da rahatsız etmeye başladı.

İlk başlarda kafamı dinleyebileceğim sakin bir kaçış alanı iken, şimdilerde ise sabah işime yetişebilmek için sabah 05.00 de kalkıp yola çıkmaya çalıştığım on beş dakika geç çıktığında tamamen kaosa dönüşen bir trafik keşmekeşi olarak halkalı artık farklı anlamlar taşıyor.  Değişen anlamı bir yana merkezde “yeni” bir ev alırsam kurtulurum bu hayattan diyenler için ise halkalının zengini olarak İstanbul’un fakiri olmak ne demek daha iyi anlıyor insan. Onca para döküp aldığın ev, şimdilerde nerede ise “yarı açık cezaevi” haline geldi.

Her sabah çıkıp akşam dönmeye çalıştığın dünyanın en büyük cezaevi, korkarım böyle giderse yolda karşılaştığımız dostlarımıza “Allah kurtarsın” demeye başlayacağız. Bir bölge satılırken insanlara vaat edilenler ile gerçekleşenler arasında bu kadar büyük uçurum olabilir mi? Hadi beni kandırdılar, seni de mi? Diye sormaya başlasak koskoca bir bölgede herkes kandırıldı mı? Toplu bir kandırılma süreci yaşadık. Her daire alanın bizim bu üst yoldan metro geçiyordu, durağı ise tam bizim mahallenin başındaydı dediği, hareketli bir raylı sistem dünyada her halde bir tek halkalı bölgesinde var.  Raylar hareketli, duraklar hareketli, her şey hızla değişiyor ama gel gör bu kadar hızlı değişime rağmen, değişmeyen tek şey ulaşım sorunu. Bu kadar harekete ulaşımın sorun olması şaşılacak bir gelişme ancak, bunu artık İstanbul’un kaderi olarak görmeye alıştık.

Halkalıya geldiğimizde evimizin önünde araç park edebilecek bir yerin varlığı şimdilik tek lüksümüz olamaya başladı. Korkarım birileri yarın arkadaş bisiklete binin der ve şu yolları trafiğe kapatalım derse hiç şaşırmam. Ama o zaman bisiklet yoları nerede diye soranlara ne derler bilemem. Ben şimdilik hem karada hem de havada gidebilen otomobil konusunu heyecan ile bekliyorum.  O zaman bir de Halkalıyı düşünün. Atatürk havalimanından kalkan uçakların kanatlarında komşularımızın zorla seyahat etmeye başlaması, trafik durduğu için pat diye önünüze düşen araçlar, şimdi artık camdan silkelenen kırıntıları, inşaat alanlarından geçerken kafama kalas vb. düşebilir telaşı bir yana, artık gökten başımıza her şey düşebilir. Sigara külü bir yana, yediği meyve kabuklarını, çerez kabuklarını camdan atan sürücüler, sizce alışkanlıklarını o kadar kolay değiştirebilecekler mi? Hiç inanmam bu kez kask takarak sokaklara çıkmak da bizi kurtarmayabilir. Bu satırlara gülüyorum ama bunların başımıza gelmeyeceğine ilişkin hiçbir garantimiz yok. Tek tesellimiz “abi ben nasılsa görmem” oluyor. Ama biz ne günler gördük ifadesi beni ürkütüyor demeliyim.

Ulaşım sorunu artık sadece gülerek espri ile ele alınır hale geldi. Başka ne yapabilirim ki neredeyse yedi koskoca sene geçti. İlk geldiğimden bugüne tek konuştuğum ulaşım sorunu oldu. Birilerinin bu adamın başka sorunu yok mu dediklerini duyar gibiyim. Yok tabi. En başta da yazdım ulaşım sorunu değil bu bir iletişim sorunu. Eşimi, evlatlarımı özlemeye başladım. Ben geldiğimde onlar uyuyor, ben kalktığımda da onlar yine uyuyor durumdalar. Benim için bir taraf sürekli uyku halinde diğer taraf -ki bu ben oluyorum- sürekli onlara göre uyanık durumda, onlar bana sen ne zaman uyuyorsun derken ben onları sürekli uyuyan Tarsus’un “yedi uyurları” diye tanımlıyorum. Kısaca birbirimizi özlemeye başladık. Neredeyse aynı ev içinde notlarla anlaşmaya başladık. Herkes notunu buzdolabının üzerine iliştiriyor. Sonuçta ortak noktamız, iletişim aracımız sadece buzdolabı oldu.  Birisi “abi buzdolabı gün gelecek iletişim aracı olacak” dese gülerdim. Gel gör şimdi görüntülü, kayıt yapabilen üzerinde ekranı olan, buzdolabı arayışına girdim. Böylece mesajları yazmak yerine kayıt altına almak, yanlış anlaşılmaları da ortadan kaldıracak. Eşimle Skype üzerinden anlaşmak bu yaştan sonra daha keyifli olsa da, insan arada eşinden fırça yerken yüz yüze olmayı özlüyor dersem abartmamış olurum. Kısaca bu yol halinin nasıl bir iletişim sorunu olduğunu anlatmaya çalıştım. Bir yandan okuyup diğer taraftan tebessüm edebiliyorsanız, beni anlıyorsunuz diye düşünebilirim. Kısacası beni artık başkalarının anlamasını düşünmek ve arzu etmenin çok ötesindeyim. Birilerinin bizi duyması lazım demeyi bıraktım. Çözümümü arıyorum bilenlerin benim, bizim yanımızda durması artık kaçınılmaz bir hal aldı. “Atakent Siteler Birliği” adı altında kurulmuş olan dernek çatısı altına tüm “mağdur” olanlar birleşmeli. Başında Yakup Bey, tam bir Atakent gönüllüsü, her zaman olası çözümlerin peşinden bıkmadan uzanmadan koşmaya hazır tam bir Atakent neferi. Onu desteklememiz ve arkasında durmamız oldukça önemli. Birçok proje elinde hazır ve her türlü yardıma koşmaya hazır. Bugüne kadar defalarca bir araya geldik sorunlar karşısında tüm umutsuzluklarımıza karşı, adeta bir “kardelen çiçeği” gibi konuşurken birden umutlanıyor insan. İşimizin zor olduğunu bilerek yavaş ama sağlam adımlarla hareket etmeye çalışırken, zaman zaman ümitsizliğe kapılsak bile, sıklıkla bölgeyi savunma konusunda gösterdiği dirayet “vatandaş” olarak örnek alınacak düzeyde.

Kısaca dostlarım artık birlikte davranmak ve etkimizi göstermek durumundayız. Benden sonrası tufan demeden “çocuklarımıza” güzel bir gelecek ve yaşanabilir bir mekân bırakabilmek adına şimdiden tedbir almamız gerekir. Bunu iletişimimiz kopmadan yapmalıyız. Ulaşım her ne kadar iletişimimizde büyük bir engel olsa bile hala elimizde kalan tek iletişim aracımız olarak elimizde “Atakent Dergisi” var. Her yoksunluğu faydaya dönüştürebilir mi insan bilemedim. Düşünüyorum da elektrikler kesildiğinde önce “televizyonsuzluk” yüzünden hissettiğimiz derin öfke gibi bu günler. Sonra mum başında hafif ve derin bir aile sohbeti, konuşmalar başlar. Kıkırdamalar ve cilveleşmeler mum ışığında, sanki birbirimizin gözüne bakmaktan korkarmışız da elektrikler kesilince bir dertten kurtulmuşuz gibi rahatlarız. Unuttuğumuz iletişim ve hatırladığımız eski sohbetlerimiz, kısaca belki de artık neredeyse elektriğin kesilip gelme süresi kadar dostluklarımız. Zaman zaman benzer bir duyguyu Atakent dergisi için de hissediyor insan, “Hocam Atakent dergisi için yazınızı bekliyoruz” yazısı ile başladığım yazım kesilen elektrik süresi kadar. O mesaj gelmese “Atakent benim için akşam yatmaya zar zor gidilen yerden öte değil. Ama zaman zaman varlık gerekçem olmadı dersem yalan olur.

12 Eylül sonrası iktidar tarafından “sarı bir zarf” ile işinize son verildi yazısını alırken (1402’likler diye anıldılar) duygularını anlatan ve gıpta ile baktığımız hocalarımız geliyor aklıma. Bir de “her gün kapıya bakardık bugün hangimize sarı zarf gelecek diye” anlatan hocamı düşünürdüm. O dönemde beni en çok üzen ise kalan hocalarım olurdu. “Düşünsenize sarı zarf gelmeyene” sanki sen benim işime yarıyorsun diyordu iktidar. Giden hep aklandı da kalan hep şaibe altında kalmadı mı? Büyük ve ünlü bir gazetede yazmayı hiç istemedim, bir gün bile özlem duymadım. Atakent dergisi benim için bir aile içi sohbet gibi oldu. Oğluma, karıma, dostlarıma bile ayda bir hatta zaman zaman birkaç ayda bir de olsa içimi döktüm. Biliyorum ki bu bölgede yaşama tutunanlar benim gibi, bana benzeyen insanlar. Kardeş olmanın mekânsal tanımı gibi benim için Atakent. Tek sıkıntımız iletişim. Hazır yollarımız kesik ve kapalı gelin bunu fırsata dönüştürelim. Sarı zarfın aslında biz olduğumuzu anlatalım, önce kendimize sonra yönetimlere,

Sevgi ve saygılarımla

Levent Ürer

0

Roman Olup Çingene Kalmak

 

Bireysel hak ve özgürlüklerle tanımlanmış “modern” batı demokrasilerinde cemaat tipi örgütlenme ile topluluklarını somut ve görünür kılan etnik ve dolayısıyla azınlık grupların taleplerinin her geçen gün arttığı ve hatta hızla yükseldiği bir dönemde, Türkiye’de somut oldukları halde bu tür talepleri olmayan bir grubun analizi kuşkusuz oldukça açıklayıcı olacaktır. Taleplerinin yüksek sesle olmaması kuşkusuz herhangi bir taleplerinin olmadığı, olmayacağı sonucuna bizi götürmemelidir. Öncelikle “itibar” edilmek istedikleri ve dahası birçok noktada “itibarlarının da iade edilmesi” konusunda gittikçe bir hareketlenmenin varlığı gözlenmektedir. Çingene sözcüğü ve kavramının özellikle tarihsel anlamda doldurulmuş içeriğinin insanlarda bırakmış olduğu negatif etki kuşkusuz rahatsızlık yaratmaktadır. Okumaya Devam Et

0

Sosyal Devletten Sosyal Devlete

SOYSAL DEVLETTEN SOSYAL DEVLETE

Elinizde tuttuğunuz bu kitap, İstanbul Üniversitesi, İktisat fakültesi “Siyaset Bilimi ve
Uluslararası İlişkiler” bölümünde yıllardır yürütmekte olduğum, Ulusçuluk hareketleri ile
Uluslararası Ekonomik ve Politik Sorunlar adlı doktora derslerimin tartışmalarının birer
karışımı niteliğindedir. Ders akademik anlayış gereği birçok farklı kaynaktan yürütülmek
durumunda olduğu için zaman zaman anlatılanların düzenli bir notunun yoksunluğu meslektaşlarım
tarafından sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu kitap tam da bu ayrıntılı okumalar öncesi
sorgulama ihtiyacını karşılamak üzere hazırlandı. Okumaya Devam Et